Organik Devlet Anlayışı: Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir İnceleme
İstanbul’da yaşıyorum ve her gün sokakta, metrobüste, çarşıda, kafelerde karşılaştığım insanlar bana hayatın ne kadar karmaşık ve birbirinden farklı olduğunu hatırlatıyor. Farklı yaşlar, farklı kültürler, farklı sosyal sınıflardan gelen insanlar arasında bazen bir boşluk, bazen de birleşen yollar görüyorum. Bu, aslında toplumun yapısal bir sorunu değil mi? Yani, devletin bu çeşitliliği nasıl ele alması gerektiği? Organik devlet anlayışı nedir ve toplumsal cinsiyet, çeşitlilik, sosyal adalet açısından bu anlayış nasıl etkiler yaratır?
Devletin temel görevi, toplumun farklı katmanlarını bir arada tutmak, onların haklarını ve özgürlüklerini korumak olmalı. Ama bu, sadece soyut bir amaç değil, gündelik hayatımıza etki eden bir mesele. İstanbul sokaklarında, metrobüste, işyerinde gördüğüm her şey, bu “organik devlet anlayışının” aslında toplumun her bireyine nasıl farklı şekillerde yansıdığını gösteriyor. Gelin, bu anlayışı daha derinlemesine ve toplumsal cinsiyet, çeşitlilik, sosyal adalet bağlamında inceleyelim.
Organik Devlet Anlayışı: Temel Kavramlar
Organik devlet anlayışı, devletin, toplumla bütünleşik bir yapıya sahip olduğunu savunan bir yaklaşımdır. Bu anlayışa göre, devlet, halkının bir uzantısıdır ve bu uzantı, biyolojik bir organizma gibi, sürekli evrimleşir ve değişir. Yani, devletin işleyişi, bireylerin ve toplumsal grupların ihtiyaçlarına göre şekillenir. Ancak, burada kritik olan şey, devletin bu işleyişte herkesin eşit haklara sahip olduğu, çeşitliliği kabul eden ve sosyal adaleti gözeten bir yapıya bürünmesidir. Peki, bu felsefe günlük hayatımıza nasıl yansır?
Toplumsal Cinsiyet ve Organik Devlet
Sokakta yürürken, kadınların ne kadar farklı biçimlerde maruz kaldığı baskıları gözlemliyorum. Kadınların gece geç saatte sokakta yürürken kendilerini nasıl daha güvende hissettiklerine dair konuşmalar yapıldığını duyuyorum. Bu durum, sadece kişisel bir güvenlik meselesi değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin de bir yansıması. Organik devlet anlayışı, devletin toplumsal cinsiyet eşitliğini savunması gerektiğini söylese de, uygulamada bunun ne kadar eksik olduğunu görmek zor olmuyor. Kadınlar hala daha düşük maaşlarla çalışıyor, işyerlerinde cinsiyetçi yaklaşımlara maruz kalıyor ve sosyal statülerinin daha düşük olduğu yerlerde varlık gösterebiliyorlar.
Bunu özellikle iş yerlerinde gözlemliyorum. Kadınlar, erkeklerle aynı pozisyonda olsa dahi, genellikle daha az söz hakkına sahip olabiliyorlar. Çalıştığım sivil toplum kuruluşunda kadınların liderlik pozisyonlarında daha az yer aldığını gözlemlemek, organik devlet anlayışının toplumsal cinsiyet eşitliği için yeterince işlemediğini düşündürüyor bana. Devlet, bu noktada aktif bir rol almalı, sadece yasalarla değil, toplumsal normlarla da cinsiyet eşitliğini teşvik etmelidir.
Çeşitlilik: Kimlikler ve Toplum
İstanbul gibi büyük bir şehirde, çeşitliliğin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemek abartı olmaz. Ancak, bu çeşitliliği toplumun tüm kesimleri için eşit şekilde kabul etmek, devletin en büyük sorumluluklarından biri olmalı. Çeşitlilik, yalnızca etnik köken ya da dini inançlarla sınırlı değildir; cinsel yönelim, engellilik durumu, sosyal sınıf farkları gibi birçok kimlik de bu çeşitliliğin bir parçasıdır.
Bir gün metrobüste, kısıtlı alanda sıkışan, diğer yolcularla birlikte yolculuk eden bir kişiyle göz göze geldim. O kişi, başka bir cinsel kimlikten gelen bir bireydi. Etrafındaki bakışları ve davranışları gördüm. Toplumun, çeşitliliği ne kadar kabul edip etmeyeceği, devletin bu kimlikleri nasıl desteklediğiyle doğrudan ilişkili. Organik devlet anlayışında, herkesin kimliğiyle var olabileceği bir yapının kurulması gerektiğini savunuyorum. Ancak, ne yazık ki hala birçok LGBTİ+ birey, toplumun dışına itilmekte, bu kimlikler üzerinden şiddet ve ayrımcılığa uğramaktadır.
Devlet, bu çeşitliliği hem kabul etmeli hem de güvence altına almalıdır. Özellikle eğitimde, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel yönelim konusunda farkındalık oluşturulması gerekmektedir. Bunun bir parçası olarak, bireylerin kimliklerinin kutlanması ve bu kimliklerin toplumsal kabulü için aktif adımlar atılmalıdır.
Sosyal Adalet: Kim Kimin İçin Devlet?
Sosyal adalet, toplumda eşitlik ve fırsat eşitliği sağlamakla ilgilidir. Ancak, burada en kritik soru şu: Herkesin eşit haklara sahip olduğu bir toplum var mı? Sokakta gördüğüm işçi sınıfından bir kadının “hak ettiğimiz şekilde muamele görmek” isteği, bana devletin sosyal adalet anlayışının aslında sınıflar arasındaki uçurumu ne kadar derinleştirdiğini gösteriyor. Organik devlet anlayışı, toplumun bütününü kapsayan bir devlet yapısını savunsa da, pratikte en az gelir grubundaki insanların devletin sunduğu hizmetlerden yeterince yararlanamadığı bir gerçektir.
Günlük yaşamda bu, okulda daha fazla kaynağa sahip öğrenciler ile zorluklarla karşılaşan öğrenciler arasındaki uçurumda kendini gösteriyor. Ya da metrobüste, kalabalık saatlerde daha fazla rahatlık isteyen üst sınıf bireylerinin, daha fazla “alan” talep etmeleriyle. Devlet, bu tür eşitsizlikleri azaltmak adına sosyal politikalar geliştirmek zorunda.
Sonuç: Devletin Gerçekten “Organik” Olması Mümkün Mü?
Organik devlet anlayışı teorik olarak herkesin eşit haklar ve fırsatlar sahip olduğu bir toplumu hedefler. Ancak, günümüzün toplumsal yapısında, bu anlayışın gerçek bir biçime dönüşebilmesi, sadece yasalarla değil, toplumsal normlarla da şekillendirilmeli. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çeşitlilik ve sosyal adalet, devletin nasıl işlediği ve toplumun çeşitli kesimlerinin nasıl etkilendiği konusunda merkezi bir rol oynar.
Görünen o ki, devletin gerçekten “organik” olabilmesi, sadece teoriyle değil, her bireyin sesinin duyulacağı bir uygulamayla mümkündür. O zaman, sadece yasa kitaplarında değil, sokaklarda, metrobüslerde ve hayatın her alanında eşitlik ve adalet sağlanabilir.