Düşünce Suç mudur? Düşünce Özgürlüğünün Sınırları, Tarihi ve Günümüzdeki Tartışmalar
Bir akşam telefonu elime alıp yazmak istediğim bir cümleyi birkaç kez silmiş olduğumu düşünün. Cümle aslında basit: “Bence bu karar yanlış.” Sonra bir an duruyorum. Ya yanlış anlaşılırsa? Ya birileri farklı yorumlarsa? Ya sadece düşüncemi söylediğim için başıma bir iş gelirse?
İşte tam bu noktada, hukuk kitaplarının soğuk görünen kavramlarından biri gündelik hayatın içine giriyor: Düşünce suç mudur?
Bu soru ilk bakışta kolay cevaplanabilecekmiş gibi görünür. İnsan zihninden geçen bir düşünceyi devlet nasıl suç sayabilir? Henüz söylenmemiş, yazılmamış, paylaşılmamış bir fikir nasıl bir “fiil” haline gelebilir? Fakat mesele yalnızca zihinden geçen düşüncelerle sınırlı değildir. Asıl tartışma, bir düşüncenin ne zaman ifade, propaganda, tehdit, hakaret, şiddete teşvik veya başka bir hukuki davranışa dönüştüğü noktada başlar.
Bu nedenle “düşünce suçu”, “düşünce özgürlüğü”, “ifade özgürlüğü”, “kanaat özgürlüğü”, “fikir özgürlüğü” ve “siyasi düşünce özgürlüğü” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü özgür bir toplumun sınavı yalnızca herkesin sevdiği fikirleri korumak değildir; rahatsız edici, aykırı, çoğunluğun benimsemediği ve hatta yanlış bulunan düşüncelerin hangi koşullarda korunacağını belirleyebilmektir.
Düşünce suç mudur? Önce düşünce ile eylemi ayırmak gerekir
Düşünce suç mudur hakkında güvenilir bir başlangıç yapmak isteyenler için Mediapolgroup olarak bu içeriği hazırladık.
Hukuki açıdan en temel ayrım şudur: Bir düşünceye sahip olmak ile o düşünceyi dış dünyaya aktarmak aynı şey değildir.
Bir insanın zihninde hükümeti eleştirmesi, bir dini sorgulaması, ekonomik sistemi yanlış bulması, toplumun çoğunluğunun benimsediği bir görüşe karşı çıkması veya herhangi bir siyasi düşünceyi benimsemesi, tek başına bir davranış değildir. Modern insan hakları hukukunun düşünce özgürlüğüne verdiği güçlü korumanın temelinde de bu ayrım bulunur.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 18. maddesini yorumlarken düşünce ve vicdan özgürlüğünün çok geniş bir alanı kapsadığını açıkça belirtir. Komiteye göre kişinin bir düşünceye veya inanca sahip olması konusunda devletin müdahalesi söz konusu olamaz; hatta bu özgürlüğün olağanüstü hâllerde dahi askıya alınamayacağı vurgulanır.
Mill’in düşüncesi bugün bile önemini koruyor. Çünkü bir toplum yalnızca doğru olduğuna inandığı fikirleri konuşursa, kendi hatalarını fark etme ihtimalini azaltır. Yanlış olduğunu düşündüğümüz bir fikir bile bazen doğru bildiğimiz düşüncenin sınırlarını görmemizi sağlayabilir. Okurun düşünmesi için: Bir fikrin yanlış olduğuna inanıyorsak, onu yasaklamak mı daha güvenlidir, yoksa açıkça tartışılmasına izin vermek mi? II. Dünya Savaşı’nın ardından insan hakları düşüncesinde büyük bir dönüşüm yaşandı. 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, düşünce, vicdan, din, kanaat ve ifade özgürlüğünü uluslararası insan hakları sisteminin merkezine yerleştirdi. Bildirgenin 18. maddesi herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olduğunu belirtirken, 19. madde fikir ve kanaat sahibi olma hakkını ve düşünceleri herhangi bir müdahale olmaksızın taşıma özgürlüğünü güvence altına alıyor. Aynı madde bilgi ve fikirlerin çeşitli araçlarla aranması, alınması ve aktarılmasını da özgürlük kapsamında değerlendiriyor.
Anayasa’nın 26. maddesi ise düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü düzenler. Buna göre herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Ancak bu özgürlük mutlak değildir. Milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, suçların önlenmesi, başkalarının haklarının korunması ve bazı başka anayasal amaçlarla kanuni sınırlamalar getirilebilir. Burada hukuken kritik nokta ortaya çıkar: Düşünce özgürlüğü ile ifade özgürlüğü aynı şey değildir; ancak birbirlerinden koparılamayacak kadar yakından ilişkilidir. Bir insanın “Bu yönetim kötü” diye düşünmesi ile “Şu kişiye zarar verin” diye çağrıda bulunması aynı hukuki kategoriye sokulamaz. Benzer şekilde: Hukukun zor görevi tam olarak burada başlar. Devlet, gerçek bir zararı önlemek amacıyla ifade özgürlüğünü sınırlayabilir; ancak “hoşuma gitmeyen fikir” ile “hukuken cezalandırılabilir davranış” arasındaki farkı korumak zorundadır. Anayasa Mahkemesi de ifade özgürlüğünün yalnızca toplumun veya devletin olumlu, doğru ya da zararsız bulduğu düşünceler için geçerli olmadığını; rahatsız edici, olumsuz veya yanlış bulunan düşüncelerin de demokratik toplum bakımından korunması gerektiğini vurgulamıştır. Okurun düşünmesi için: “Topluma zarar verebilir” gerekçesi hangi noktada gerçek bir hukuki tehlikeyi, hangi noktada ise yalnızca rahatsız edici bir fikri tanımlamaya başlar? Hayır. İfade özgürlüğü çok güçlü bir temel hak olmakla birlikte sınırsız değildir. İnsan hakları hukukunda da bazı ifadelerin belirli şartlarda sınırlandırılabileceği kabul edilir. Fakat “sınırlanabilir” demek “istenildiği gibi sınırlanabilir” anlamına gelmez. Hukuki müdahalenin kanuni bir dayanağa sahip olması, meşru bir amaç taşıması ve demokratik toplum bakımından gerekli ve ölçülü olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımında da ifade özgürlüğüne yapılan müdahalelerin demokratik toplum düzenindeki gerekliliği ve ölçülülüğü önem taşır. Türkiye’yle ilgili çeşitli davalarda Mahkeme, cezai yaptırımların kişilerin gelecekte konuşmaktan çekinmesine yol açabilecek “caydırıcı etki” oluşturabileceğine dikkat çekmiştir. Örneğin Durukan ve Birol/Türkiye kararında sosyal medya paylaşımları nedeniyle verilen mahkûmiyetlerin ifade özgürlüğü üzerinde böyle bir etki oluşturabileceği değerlendirilmiştir.
Tarih: Makaleler1948’den bugüne: Düşünce özgürlüğü bir insan hakkı olarak nasıl korundu?
“Düşünce” ne zaman hukuki meseleye dönüşür?
Düşünce suçu ile ifade özgürlüğü arasındaki ince çizgi
Her ifade sınırsız biçimde korunur mu?