“Kapalı Carsiyi kim kurdu” konusunu beğendiyseniz Mediapolgroup sayfamızdaki diğer makalelerimize de göz atmanızı öneririz.
Kapalı Çarşı’nın Gölgesinde Bir Gün: İçimde Biriken Şehirler
Merhaba! Mediapolgroup sayfasının bu haftaki konusu “Kapalı Carsiyi kim kurdu”. Umarız faydalı bulursunuz!
Kayseri’den İstanbul’a uzanan sessiz bir merak
Kayseri’de yaşıyorum, 25 yaşındayım. Günlerim çoğu zaman birbirine benzese de içimde hep aynı soru dönüp duruyor: “İnsan bu kadar eski bir şehrin içinde yürürken geçmişi gerçekten hissedebilir mi?” Bunu ilk kez Kapalı Çarşı’dan bahseden bir belgeselde duymuştum. O an içimde garip bir kıpırtı olmuştu. Sanki bir yerlerde, benim bilmediğim bir dünyanın kapısı aralanmıştı.
Kapalı Çarşı… İstanbul’un kalbinde, yüzyıllardır yaşayan bir labirent gibi. Bugün bile milyonlarca insanın adım attığı o taş yolların bir başlangıcı var. Ve o başlangıcın sorusu hep aklımı kurcaladı: Kapalı Çarşı’yı kim kurdu?
Bu soruyu ilk kez sorduğumda içimde bir hayal kırıklığı vardı. Çünkü bazı şeyler öğrenildikçe büyüyecek sanıyorsun ama bazen gerçeği bilmek, hayal ettiğinden daha sade çıkıyor. Ama yine de vazgeçmedim. Çünkü bazı soruların cevabı sadece bilgi değil, bir duygu taşıyor.
Bir sabahın erken saatlerinde İstanbul’a varış
İstanbul’a ilk gidişim hâlâ zihnimde net. Tren camından şehre bakarken içimde hem heyecan hem de hafif bir tedirginlik vardı. Kayseri’nin geniş sokaklarından sonra İstanbul bana sanki hiç uyumayan bir canlı gibi geldi. Gürültüsü bile düzenli bir kaos gibiydi.
O gün ilk hedefim belliydi: Kapalı Çarşı.
Kapalı Çarşı’ya doğru yürürken sokaklar daraldı, sesler değişti. Bir anda zamanın hızını kaybettiğini hissettim. Sanki modern dünya yavaş yavaş arkamda kalıyordu.
Giriş kapısından içeri adım attığım anda o koku çarptı: eski taş, baharat, deri, tarih… Hepsi birbirine karışmıştı. O an içimden sadece şu geçti: “Burası sadece bir çarşı değil, yaşayan bir hafıza.”
Kapalı Çarşı’yı kim kurdu? Sorunun kalbine inmek
İçeride yürürken her dükkânın önü beni biraz daha geçmişe çekiyordu. Bir yandan altınlar parlıyor, bir yandan bakır sesleri yankılanıyordu. Ama benim aklım hâlâ aynı sorudaydı: Kapalı Çarşı’yı kim kurdu?
Sonunda bir esnafla konuşma cesareti buldum. Yaşlıydı, gözleri yorgun ama sesi netti. Sorumu sorduğumda hafifçe gülümsedi.
“Evlat,” dedi, “burası Fatih Sultan Mehmet zamanında temelleri atılan bir yer.”
O an içimde bir şey değişti.
İstanbul’un Fethi sonrası Osmanlı’nın yeni bir dünya kurma isteği vardı. Ve bu çarşının temelleri de o büyük değişimin bir parçasıydı. Esnaf devam etti:
“İlk çekirdeğini Fatih Sultan Mehmet attı. Sonra zamanla büyüdü, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişledi.”
Bu cümleyi duyduğumda içimde garip bir kırılma hissettim. Çünkü bir yapı düşünün; tek bir insanın iradesiyle başlıyor, yüzyıllar boyunca büyüyor ve bugün hâlâ ayakta. Bu bana insan ömrünün ne kadar kısa, ama insanın bıraktığı izlerin ne kadar uzun olabileceğini hatırlattı.
Taşların arasında yürürken kendi içime dönmek
Çarşının içinde yürüdükçe dış dünya tamamen silindi. İnsan kalabalığı bile bir süre sonra sessizleşti sanki. Sadece adımlarım ve iç sesim kaldı.
Bir dükkânın önünde durdum. Eski bir halı satılıyordu. Desenlerine bakarken bir an kendi hayatımı düşündüm. Kayseri’deki küçük odamı, gece yazdığım notları, bazen sebepsiz gelen boşluk hissini…
O an içimde bir hayal kırıklığı yükseldi. Çünkü ben hep büyük şeylerin bir parçası olmak istemiştim ama çoğu zaman sadece izleyen tarafta kalıyordum. Kapalı Çarşı ise bana şunu gösteriyordu: Bir şeyin parçası olmak için büyük olmak gerekmiyordu, sadece devam etmek gerekiyordu.
Fatih Sultan Mehmet’in izi
Bir köşede oturup notlarımı karalarken zihnimde Fatih Sultan Mehmet canlandı. Genç yaşında bir imparatorluk kurmaya çalışan bir insan… Ve o insanın attığı bir adımın, yüzyıllar sonra beni buraya getirmesi…
Bu düşünce içimi hem ürpertti hem de umut verdi. Çünkü bazen insan kendi hayatını küçük görür ama aslında her küçük adımın bir devamı vardır.
Kapalı Çarşı’nın temeli sadece taş değildi. Bir irade, bir vizyon ve belki de en önemlisi bir sabırdı. Bu yüzden o soru artık benim için sadece tarihsel bir merak değildi. Bir tür iç hesaplaşmaya dönüşmüştü.
Kalabalığın içinde kaybolmak
Çarşıda ilerledikçe sesler arttı, renkler çoğaldı. Bir an kendimi kaybolmuş gibi hissettim. Ama bu kayboluş korkutucu değildi. Aksine, rahatlatıcıydı.
Bir dükkân sahibinin sesini duydum: “Gel bak, en iyisi burada!”
O ses bile bana hayatın devam ettiğini hatırlattı. İnsanlar satıyor, alıyor, konuşuyor, yaşıyordu. Ve Kapalı Çarşı hâlâ nefes alıyordu.
O anda düşündüm: Bu kadar yüzyıldır ayakta kalan bir yer, kaç insanın hayatına dokunmuştur? Kaç hikâye burada başlamış, kaç hayal burada kurulmuştur?
Geceye doğru bir iç dönüş
Çarşıdan çıkarken hava kararmaya başlamıştı. İstanbul’un ışıkları yavaş yavaş yanıyordu. İçimde garip bir huzur vardı ama aynı zamanda hafif bir boşluk da hissediyordum.
Çünkü bazı yerler seni sadece gezdirmez, değiştirir. Ben de oradan çıktığımda aynı kişi değildim.
Kapalı Çarşı’yı kim kurdu sorusunun cevabı artık sadece “Fatih Sultan Mehmet” değildi benim için. O artık bir başlangıçtı. Asıl cevap ise şuydu: İnsan, bıraktığı izlerle yaşar.
Kayseri’ye dönüş ve sessiz düşünceler
Eve döndüğümde Kayseri’nin sessizliği bana farklı geldi. İstanbul’un gürültüsünden sonra bu sessizlik ağır değil, düşündürücüydü.
Defterimi açtım ve uzun süre hiçbir şey yazamadım. Sadece düşündüm.
Kapalı Çarşı’nın taşları, sesleri, kokusu… Hepsi zihnimde yeniden canlandı. Ve içimde tek bir his kaldı: umut.
Belki de en çok buna ihtiyacım vardı. Bir şeylerin gerçekten kalıcı olabileceğini görmek.
Son düşünce: Zamanın içinde yürümek
Bazen insan kendi hayatını bir sokak gibi düşünür. Başlangıcı vardır ama nereye gittiği tam belli değildir. Kapalı Çarşı bana şunu öğretti: o sokaklar bazen başka sokaklara bağlanır, bazen de yüzyıllar öncesine.
Ve belki de en önemlisi, bir yerin kim tarafından kurulduğunu bilmekten çok, neden kurulduğunu hissetmek gerekir.
Ben o gün bunu hissettim.
Ve o his, hâlâ içimde duruyor.